Saturday, July 28, 2007

Domates-Bağ-Dal

Nasıl, dolgunlaşmış, kocaman, ama yeşil bir Domates, Ekim güneşinde kendisini kızartacak ışınları bulamayınca, dalıyla bağını kesip, kızarmanın, olgunlaşmanın yolunu, çürüme sürecinde ararsa...*

*Oruç Aruoba- Tümceler

Çürümeyle olgunlaşmak da hiç fena değil, çürüyenin ne olduğuna bakar...

Thursday, July 26, 2007

bırak onu bunu:)

Hayyam'dan..

Ey kör!Bu yer, bu gök, bu yıldızlar,boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!

Hayyam amca mevzuuyu çözmüş galiba. Aman yaşamak lazım çok düşünmeden...

Sunday, July 22, 2007

seçimler...

Ve Türkiye'nin meclisi değişti. 4/5 oranında tamamen yeni bir kadro, tv de öyle dediler.
Kısaca 3 parti içerde bir de bağımsızlar:
AKP %46,61
CHP %20,91
MHP %14,27. (NTVMSNBC verileri)

Ufuk Uras içeride. İlk defa oyum boşa gitmedi. Yupppiiiiiiiiii. seçim naraları atmak istedim sonucu görünce.:D
Baskın Hoca giremedi:( ve Doğan Erbaş la birbirlerinin önünü kestikleri kaçınılmaz bir şekilde ortada. İkisinin oylarını toplayınca zaten yetiyor bir adaya girmesi için. İst.2. bölgeden yok bağımsız. Zafer hocam da mecliste Mersin'den. DTP grup kurabilecek kadar mecliste.
ABD basını: Türk Demokrasisi kazandı.
Dünya Basını: Muhtıra kazandırdı.

Kısa kısa böyle durum. Olası CHP-MHP koalisyonu yok hiç ufukta. Zaten mecliste ufuk var hehe. Tayyip dünyanın en duyarlı konuşmasını yaptı. Artık daha çok sorumluyuz, daha çok kesimi kapsıyoruz. AB politikalarımıza devam edeceğiz diye. %50ye yakın destekle şımarma durumunda aba altından sopa gösterirler zira. Gerek yok hepimize yazık di mi?
Ya bir şeyi fark ettim. Bu milliyetçileri fazla abartmışım gözümde. yani chp-mhp topla ki chpye oy veren kesimde bir sürü değişik insan da var, akpye yetişmiyor çok açık ara aşağıda. Etnik köken yerine dine dair bir yerde birleşiyor gibi bi sonuç çıkıyor aslında galiba. Çünkü g.doğuda da aynı şey oldu. AKP ile neredeyse başa baştı DTP adayları, bazı illerde AKP öndeydi. Şimdi yepyeni bir süreç. Umarım çok kavga dövüş geçmez de siyasete tanıklık ederiz biz de. Siyaseti yapılamaz hale getirmek çok kolay çünkü burda. Umarım olmaz. İyi ya da kötü ama partiler politika yapabiliyor olsun minimum stnadart bu bence. Tabii sonrasını da yapsınlar. Çözüm ve uzlaşma kısmını. Eskiden bana çoook geyik gelen ve belki de sürekli eleştirdiğim üst politika ile sorun çözme, çatışma yönetimi vs. diye geyik isimlerle de bilinen şeyler şimdi bana o kadar da geyik gelmiyor. Bir yerden tutulursa belki işe bile yarayabilirler gibi geliyor hatta. Şimdi mecliste ufuk uras bir tane farkındayım ama yine de mevzu yaratabilir. Kaale alınmak zorunda bırakabilir başkalarını. Meclisin ajandasına bir sürü farklı çözüm bekleyen konuyu sokabilir. :) Baskın hoca da gireydi:(

neyse içim rahat. Erdoğan mantıklı konuşuyor, neoliberal evet, eleştirilecek çok yanı var evet, ama en azından uyumlu, olumlu, değişebilir ve esnek. Bazen diyorum galiba çok değiştiler. İktidar onları esnek ve pragmatist bir hale getirdi. Seçimden bir gün önce Tayyip tvdeydi. Başörtüsü sorunu çözülecek mi diye sordular. O da tak dedik mi değişmez bunlar köklü sorunlar hiçbir vaat veremem dedi. Gerçekçi...%50yi nasıl aldığının farkında: Catch-all. Herkes var akpye oy verenler arasında, adaylar arasında da: Sosyal demokratlar, dindar muhafazakarlar, milliyetçiler, ABciler vs vs vs. O yüzden farkında olunacak bir tehlike yok. Dipnot: yarın cumhuriyet ne başlık atacak çoook merak ediyorum!

Meydanlarda milyonlar yürürken korkmuştum ama onlar da homojen değilmiş işte, ya da bu kadarlarmış işte.

Neyse, kısaca bu seçim fena geçmedi, insanlar süper cevap verdi: Kutuplaşmaya hayır dedi resmen. Umarım AKP hegemonyası denilen şey can sıkar hale gelmez. Umarım birileri yaptıklarına çok kızmaz. Siyaset yapılabilir kalır.

Yarın okulda şükür namazı kılalım diyoruz çimlerde. hehehe. Belki Boğaziçine, bize ödenek ayırırlar.

Yarın yeni bir gün gerçekten...
01:39 23 temmuz 2007

Seçimler deyince Koray hocanın yazısını da esgeçmeyelim ve unutmayalım adamlar neoliberal:


AKP nasıl kazandı?


AKP'nin seçim zaferi birçok gözlemci tarafından halk muhtırası olarak anlaşıldı. Sorunlu bir gözlem bu. Militarizme boğazına kadar batmış bir halk anti-militer bir mesaj vermez. AKP orduyla gerçekten bir bilek güreşine tutuşsaydı, o zaman kaybederdi. Herkesten çok AKP biliyor bunu.

NEDEN İKTİSADİ Mİ?

Evet. Yoksullar AKP'nin daha da derinleştirdi-ği neoliberal denizde boğulmamak için AKP'ye sarıldılar.

Bu durum tam bir bilmece yaratıyor. Çünkü AKP döneminde milli gelir 180 milyar dolardan, 411 milyara; kişi başına milli gelir 2.598 dolardan, 5.560 dolara yükseldi. Bu arada enflasyon yüzde 3o'dan yüzde 9'a indi.

AKP'nin dümen suyundan gitmeye teşne birçok gazeteci ve bir parça akademisyene göre, AKP'nin başarısını bu iktisadi mucizeye bağlamak mümkün. Bu açıklamalara hızlıca hak vermemek mümkün değil. Milli geliri 5 yılda iki katına çıkarmak dünyada çok az hükümete nasip olmuştur. Ama neden başka yerde yatıyor.

KAZIN AYAĞI

YTL'nin aşırı değerlenmesini hesaba kattığımızda işlerin aslında hiç de göründüğü gibi olmadığını anlıyoruz. Aslında milli gelir nominal olarak, yani lafta artıyor. Düşünün, krizden hemen önce dolar 1.70'di şimdi 1.20 olacak mı diye tartışıyoruz. 2002 hemen krizden sonra geldi. Milli gelirin dörtte biri yalnızca faiz gelirlerine gitti, bir milyon kişi işsiz kaldı, birikimleri TL'de olanlar kısa bir süre içinde yarı yarıya yoksullaştı. Derviş'in finans açıklarını yamamasıyla bu durum bir parça kontrol altına alındı.

Milli gelirin lafta artmasının bir diğer nedeni de dünya gıda fiyatlarının son 5 yılda yüzde 25 artması. Yoksul ülkelerde aile gelirinin büyük bir bölümü gıdaya gider. Bu oran Türkiye'de yüzde 28'dir. Enflasyon yoksul için daha ezici olur.

Bir de bunun üzerine gerçek işsizlik oranının yüzde 19'da sabitlenmesini ekleyin. Cari açığın 30 kat, evet 30 kat artmasını, merkezi yönetim borcunun iki kat artmasını, dış ticaret açığının 3 kat artmasını ekleyin.

Ve son olarak, özelleştirmelerle kendinden önceki kuşağın birikimini çarçur eden bu kuşağın AKP'li vekillerinin bu açıkları mal satarak kapadığını anımsayın. Bu iktisadi rezalet nasıl olur da AKP'nin zaferini açıklar. "Normal" bir seçmen bu iktidarı devirmez miydi?

SEÇMEN NORMAL Mİ?

Bu koşullarda evet. Daha da ileri gidelim, AKP'den başka bir partiye oy vermek en yoksullar için anormal olurdu. Çiftçiler, Abdullah Aysu'nun deyimiyle "AP'leşmiş" AKP'ye yakınlaşmada sorun görmediler. Bunun nedeni köylünün örgütsüzlüğü, Gökhan Günaydın'ı Ankara yedinci sıraya gömen CHP körlüğü ve sosyalistlerin güçsüzlüğüdür.

İşçilere yoksulluğun nedenini anlatabilecek kitlesel bir partinin yokluğunda, her kamu hastanesine girebilen, sıra beklemeden eczaneden ilaç alabilen, borç batağına batmış ve kamu mallarını satarak açığını kapayan AKP'li belediyeden temmuz sıcağında kömürünü alan, ununu sağlayan ve bir de üzerine formal yerel iktidar ağlarına girişi mümkün bir işçi kime oy verirdi? Siz olsaydanız kime oy verirdiniz?

İŞÇİNİN EMEKÇİNİN PARTİSİ

AKP iktisaden ve siyaseten şelalaler gibi iç içe geçmiş iktidar ilişkilerini ortadan kesen bir siyaset güdüyor. İşçiler ve emekçiler bu nedenle patronların partisinin peşinden gidiyorlar. Çünkü işçilere, köylülere, kadınlara ve gençlere bir umut veremiyoruz. İşin ilginci bin umut peşinde olanlar bile Kürt seçmene umut veremiyor artık.

Siyasette duyguların, kimliklerin, sembollerin artık daha geride olduğu bir coğrafyaya girdik hep birlikte. Artık merkez sağın "Hıristiyan Demokrat" AKP tarafından tanımlandığı, çevresine de milliyetçi Kemalist bir blokun yerleştiği yuvarlak bir coğrafya bu. Soldan sağa uzanan bir hat değil.

Ancak solun önü açık. Neler yapılabileceği AKP'nin başarısında gizli. Baskın Oran ve AKP kampanyalarının seçim ertesi gazete ilanlarına devam eden tek hareketler olması sol adına sevindirici. Haftaya AKP'den solun öğreneceklerini tartışacağım.

Tuesday, July 17, 2007

Monday, July 16, 2007

yok birsey...

Whatever I have is precise...*

*Ölü Ozanlar derneği kitabından.

Whatever I have is precise.

Friday, July 13, 2007

bir deneme

Burayı iyice kendi gazetem ya da Türkçe yazdığım makaleler haline getirdim ama okuyan varsa ekleme yapmak isteyen, köküne kadar eleştirmek isteyen, they are welcome:) buyrun edin. Paylastıkca fikirler pratiğe dönüşebilir hale gelir gibi bir varsayımım var. Memnuniyetle eleştirin. Bu yazıyı "sosyal haklar" başlıklı bir eğitimde 4 kişi kafa patlatıp 15 saatte falan yazdık. Yani sadece benim değil yazı ama bayağı emeğim var diğer arkadaşlarla beraber. Bir çeşit deneme sayılır. Çok da uzun değil. İçinde "sınıf" kelimesinin dahi bir kere falan geçmesi mesela eleştirilecek bir yanı. Bir başka yanı başlığının yoksulluk olması sosyal tabakalaşma (social stratification)da denilebilirdi vs. Yazıldığı yer önemli biraz da aslında. Her üniversitede her bölümden insana hitaben yazıldı bu yazı. Biraz buna dikkat ettik ama hala anlaşılması zor yerler var. Buyrun okuyun isterseniz:


YOKSULLUK

Yoksulluk kavramı üzerine çoğu zaman “yoksul”lar üzerinden düşünürüz. Toplumda yaygın olarak görülen yoksulu tanımlama şekilleri ise genellikle yoksuldan korkma; suçun şiddetin kaynağını yoksulluk olarak görme ve yoksulu hastalık bulaştıracak biri gibi kabul etme gibi bakış açılarıdır. Bu bakış açısı yoksulluğu yüzünden ‘öteki’ ilan edilen kişilerin sosyal ortamdan tamamen dışlanmasına kadar gidebilir. Bir başka bakış açısı ise, yoksulların çalışmadıkları/tembel oldukları için yoksul olduklarıdır. Bu durumda yoksulluk birebir çalışmayla özdeşleşmektedir. Halbuki çalışan yoksulların da bulunması bu olguyu zaten yanlışlar (Buğra 2005). Ayrıca bu anlayış yoksulun arka planını ve içinde doğduğu şartları yok saymaktır. Bir diğeri ise yoksullar üzerinden kar elde etmeyi hesap etmektir. Bu yaklaşımların hepsinde ‘insan’ın araçsallaştırılması söz konusudur. Bu noktada yapılması gereken şey, yoksulları sosyal dışlanma riskiyle karşı karşıya bırakan yargılar üretmeden evvel, yoksulluk üzerine düşünmektir.
Neden yoksulluk var?

1980ler sonrası değişen dünya düzeni ve üretim modelleri ile birlikte, yüksek gelirliler ile düşük gelirliler arasındaki gelir dağılımı farkı daha da arttı. Yeni dünya düzeni ve yeni üretim ilişkilerinden kastımız, 1970 lerin başında gelişen şirketlerin uzmanlaşmalarına ve ürünlerin kitlesel üretiminden çeşitliliğe dayalı üretime geçildiği ve uluslar arası rekabetin yaygınlaştığı süreç. Şirketler artık kişilerin ihtiyaçlarından çok, tüketici gruplarına hitaben tüketicilerin/müşterilerin zevklerine göre üretmeyi tercih etmektedir. Bu çeşit üretime de esnek üretim modeli/sistemi denmektedir. Eşitsizliğin artmasındaki nedenler olarak, küreselleşme, üretim modeli ile birlikte sosyal-ekonomik yapılardaki değişimler, özelleştirmenin arttırılması ve piyasaya olan aşırı güven, kuraklık ve çevre sorunları, savaşlar ve nüfus artışına kadar pek çok nedenden bahsedebiliriz. Bu eşitsizlik Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) 2006 verilerine şu şekilde yansımaktadır:

 * Dünyada 2,5 milyar insan günlük 2 dolar gelir düzeyinin altında yaşıyor; yani yoksul.

* Bu kesim, dünya nüfusunun yüzde 40'ını oluşturuyor ama, dünyanın toplam gelirinin yüzde 5'ini alabiliyor.

* En zengin yüzde 10'sa, toplam gelirin yüzde 54'üne sahip.

* 850 milyon kişi açlık ve kötü beslenmeyle karşı karşıya.

* 1,1 milyar kişi, temiz içme suyuna erişemiyor.

* Saatte 1.200 çocuk, önlenebilir hastalıklar nedeniyle ölüyor.
Türkiye’de ise nüfusun en zengin %20’si toplam hane gelirinin %44, 4’üne sahip, en yoksul %20’si toplam hane gelirinin % 6,1 ‘ine sahip.
Ancak tam da yukarıda değindiğimiz üzere bu ölçütlerin kişilerin ne kadar tüketim yaptıkları üzerinden belirleniyor olması sorunu “yoksulluk” kavramının tanımı üzerinden tekrar düşünmemizi gerekli kılıyor.


Yoksulluk nedir?

Birleşmiş Milletler Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Haklar Komitesi yoksulluğu şu şekilde tanımlıyor: “Yoksulluk, yeterli bir yaşam standardının yanı sıra diğer medeni, kültürel ekonomik, siyasi ve sosyal haklar için gerekli olan kaynaklardan, yetilerden, seçilerden, güvenlikten ve güçten sürekli ya da kronik olarak yoksun kalmakla karakterize olan durum olarak tanımlanabilir." Bu tanım Amartya Sen’in “yapabilirlikten yoksunluk” olarak adlandırdığı olguyla da örtüşüyor. Sen’e göre yoksulluğun yok edilebilmesi için insani gelişmişliği sağlamalı ve kendilerini gerçekleştirmek için kişilere uygun şartlar yaratılmalıdır. Bir başka deyişle bir mekanizma tarafından şartların eşitliği sağlanmadığı sürece haklarını kullanma ve talep etme durumu da sağlanamamış oluyor. İnsani gelişmişliğin eşit ve hak temelli sağlanabilmesinin yolu da bu mekanizmanın rolünü devletin üstlenmesiyle gerçekleşir. Devlet hem kişilere engel olmamalı, engelleri kaldırmalı bir taraftan da uygun şartları sağlamalıdır.
Yeni yatırım alanlarının ortaya çıkması ve emeğin de küreselleşmesi istihdam kaybına yol açarken “yeni yoksulluk” un çözümü sadece istihdam sağlanmasıyla da olanaklı olmamaya başladı (Buğra 2003). Türkiye özelinde ele aldığımızda bölgesel ve cinsiyete yönelik eşitsizlikler, gelir dağılımındaki ciddi farklılıklar, eğitim, sağlık ve barınma hakları bir seviyeye kadar devlet tarafından sağlanıyor olsa bile yurttaşların eşit olarak bu haklara ulaşım imkanı bulamaması yoksulluğun nedenleri arasında sayılabilir. Bu anlamda çözümü sosyal politikalarda arama ve bu yolla şartları dengelemeye çalışma devletin misyonu haline gelmelidir.
Yoksulluk tartışmaları, temel ihtiyaçların belirlenmesi ve minimum standartların sağlanması üzerine gelişti. Dolayısıyla temel ihtiyaçların başkaları tarafından yoksullar adına karar verildiği bir süreç işledi. Kişilerin yoksunluklarını kendilerinin belirleyeceği bir sistem olması gerektiği ortaya çıktı. Bu sistem ihtiyaçların lokal ve çok boyutlu olduğu varsayımına dayanıyor. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler de gelişmişliği endekslerken sadece ekonomik temelleri baz almıyor, insani yönünü de göz önüne alıyor. İnsani Gelişmişlik Endeksi yukarıda bahsettiğimiz yapabilirliği göz önüne alarak kriterlerine yaşam süresi, okuma-yazma oranı ve erişimi, sağlık hizmetlerine ulaşabilirliği, cinsiyet eşitliği vb. dahil ediyor. Örneğin UNDP’nin sunduğu 2006 yılı verilerine göre, Türkiye GSYİH (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla) baz alındığında 177 OECD ülke arasında 70. sırada iken İnsani Gelişmişlik Endeksi baz alındığında 92. sıradadır. Tam tersine Küba GSYİH’da 93.sırada iken İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde 50. sıradadır. Bu da bize göstermektedir ki insani gelişmişlik kaynakların kıtlığı ile değil nasıl kullanıldığı ile ilgilidir.
Neden yoksullukla mücadele?
İnsanlığın en yoksul yüzde kırk altısı küresel gelirin yüzde 1,2’sine sahip (Pogge 2002, s.334). Türkiye’de ise durum nüfusun en zengin %20’si toplam hane gelirinin %44, 4’üne sahip, en yoksul %20’si toplam hane gelirinin % 6,1 ‘ine sahip. Bu rakamlar silsilesi bize eşitsizliğin ne kadar derin olduğuna dair bir fikir vermekte. Nüfusun en yoksul kesimleri toplam gelirin çok az bir kısmına sahipler. Buna karşılık nüfusun çok küçük bir kesimi, gelirin büyük bir kısmına sahip. Bu eşitsizlik ve adaletsizlik ile ilgili sorun ortaya atıldığında, verilen cevap genelde “Başka Alternatif Yok.” olmakta. Çözüm alternatifleri değişik yollarla sunulabilir. Yapmamız gereken, öncelik belirlemek ve adalet adına bir tutum geliştirmek. Örneğin, toplam küresel gelirin en yüksek %1’lik değeri, Dünya Bankası’nın günlük 2 dolar olarak belirlediği yoksulluk sınırının altında yaşayan 2 milyar 800 milyon insanı bu sınırdan kurtaracak gelir miktarına denk gelmektedir. Söz konusu miktar, ABD’nin yıllık savunma bütçesine veya yıllık ham petrolün piyasa değerinin yarısına denk gelmektedir (Pogge 2002, s.334). Devletlerin adalet adına tutum geliştirmeleri yönünde baskı yapmak gerekmektedir.
Neler Yapılıyor?
Avrupa Yoksullukla Mücadele Ağı (EAPN) ; 1990’dan beri 22 sivil toplum kuruluşunun bir araya gelmesiyle oluşan bir işbirliğidir. Yoksullukla mücadeleyi Avrupa Komisyonu’nun ve kamuoyunun gündemine taşımayı, sosyal içermeyi yasalara dayalı haklar yoluyla başarmayı hedefliyor.
Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu, yoksulluk alanında çalışan akademisyenlerden oluşan bir merkez. Yoksulluk, nedenleri ve çözüm önerileri üzerine araştırma yapıp veri topluyor. Bu yolla yoksullukla mücadelenin olabilirliği ve nasıl olabileceği üzerine politikalar üretiyor.
Kanada’da bireysel bir savunuculuk faaliyeti olarak Kate Turner tarafından başlatılan e-posta vergisi talebi de yoksullukla mücadele için üretilmiş bir fikir. Gittikçe yaygınlaşan e-posta yolunu kullanan dünya üzerindeki herkesten devlet tarafından kesilecek çok cüzi bir miktar verginin devletler üstü bir mekanizmada toplanarak dünyadaki yoksullara dağıtılması fikrini ortaya atmaktadır. E-posta yoluyla bunun savunuculuğunu yapmaktadır.
Bir başka örnek de, Küresel Kaynaklar Kar Payı (KKKP) diye adlandırılmış bir küresel adalet modelidir. Küresel yoksulların gezegen üzerindeki doğal kaynaklar üzerinde hak sahibi olduğu varsayımına dayanır ve devletlerin ve hükümetlerin doğal kaynakları kullandığında ya da sattığında onlardan küresel yoksullara kar payı bırakması gerektiğini savunur. Mevcut sistemi dışlamayan bu model, aradaki uçurumu gidermek için doğal kaynakların hepimizin olduğu üzerine temellendirilmiştir (Pogge 2002, s.321).
Türkiye’de Başbakanlığa bağlı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Fonu kapsamında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ile birlikte yoksullukla mücadeleye girişilmiş ancak herhangi bir kampanya ya da proje yapıldığına dair bir bilgi bulunmamaktadır. Aynı zamanda 2007 yılında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye Ekibi tarafından Milenyum Proje Hedefleri kapsamında yoksulluğun azaltılması hedefi güdülerek bölgesel farklılıkların giderilmesi üzerine faaliyete geçmiştir ancak somut bir adım bulunamamıştır.
Var olan dünyanın ve eşitsiz sistemin devamlılığının kaçınılmaz olduğuna inanmıyoruz ve alternatifler üzerine yapılan çalışmaların, araştırmaların ve verilerin daha ayrıntılı incelenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Yoksulluğun yapabilirlikten yoksunluk olarak tanımlanıp insanca yaşamaya dair ahlaki ve politik bir pozisyon alınması gerektiğine ve bu pozisyona göre hareket etmemiz gerektiğine inanıyoruz. Sadece kişilerin haklara sahip olması ve daha çok seçeneğinin olması değil,o hakları kullanabilmesi için gerekli yolların hak temelli ve eşit olarak devlet tarafından açılması gerektiği kanaatindeyiz. Yoksulluğun çok büyük bir dert olduğunu ve yoksullukla mücadelenin mümkün olduğunu, başka bir deyişle, başka bir dünyanın mümkün olabildiğini düşünüyoruz.

KAYNAKÇA


Balkan Neşecan, Sungur Savran. (2003) “Neoliberalizmin Tahribatı” , Metis Yayınları
Buğra, Ayşe , Çağlar Keyder (2006) “Sosyal Politika Yazıları”, İletişim Yayınları
Buğra Ayşe, Çağlar Keyder (2005) “Poverty and Social Policy in Contemporary in Turkey”, Boğaziçi Üniversitesi Social Policy Forum, January
Buğra, Ayşe , Çağlar Keyder (2003) “Yeni Yoksulluk ve Türkiye’nin Değişen Refah Rejimi”
Işık, Oğuz, Melih Pınarcıoğlu (2001) “Nöbetleşe Yoksulluk”, İletişim Yayınları
Pogge, Thomas (2002) “Küresel Yoksulluk ve İnsan Hakları”, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, çeviren Güneş Kömürcüler.
Sen, Amartya. (1999) “Development as Freedom”, New York: Alfred A. Knopf.
www.eapn.org
www.die.gov.tr
www.spf.boun.edu.tr
www.stk.bilgi.edu.tr
www.undp.org.tr
www.undp-povertycentre.org