Alttaki yazılara göz gezdiriyordum. İlk önce küfrettim kendime dünya yanarken şeylerin sembolikliği başlıklı yazılarım var. Yani yuh..Sembolik olana gelene kadar sen çıplak haline bak olayların, durumların, şiddetin...
Dünya yanarken dediğim:
Seçim arifesi, siyasete alet edilen herşey ve Hakan Yılmaz'ın derste çok sık bahsettiği ( kendisi son derece mainstreamdir bölümde ama bence buraya lazım bir adam çünkü sorunlar çözülmüyor ortak taban bulmadan sadece kendi mücadeleni yaparak gördüğüm kadarıyla.)siyasetin anormalleştirilmesi, en basitinden bir avrupa ülkesi hali olamama-ki avrupa iyidir gibi bir onermem hic yok dunyanin ...na koyduktan sonra demokrasi kurma hali digerlerine tu kaka yapma hali icerir avrupa-, demokrasinin sözdelikten biraz çıktığı (ama biraz, ama çıktığı) bir yer olamama. Gitgide weimare ilerleme korkutuculuğu...
Ortak aday da bile çıkan sorunlar...( gene de bir umut.)
Denizli'de sadece Kürt olduğu için yıllardır oturduğu evden atılan bir aile.
Sorgunda linç girişimleri...
Hayatımızın vazgeçilmezlerinden olan G.Kurmay açıklamaları...(milleti göreve çağıran???millet görevde zaten PAŞAM!!)
Polise verilecek olan/ verilen inanılmaz yetkiler...
Bir mekanda otururken "ya bugün acayip elim kaşınıyor. Birini dövsem de rahatlasam" dediğine şahit olduğum sivil abilerin psikolojisine birebir tanıklığım...
Her yerden gelen ölüm haberleri...
Bakırköyde patlama...
Kuzey Irak'a müdahale hali..
Kürt sorununun hiçbir zaman olmama hali...(Sayın emekli orgeneralim dedi yaa.PAŞAM!!!)
Genç Parti????
(Biraz da unutmayayım diye geçiyorum başlıkları, kendi balık hafızama not olsun diye. Üzülmekle kalmayayım diye.)
Kendi milliyetçiliğimi kırım kırım kırdığım anları ( çok da acılıydı. ) bana çok hatırlatan: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7108.
Olağanüstü siyaset başlıklı bir fena yazı: fena derken yazı güzel de içeriği beni korkutuyor. Zaten farkındaydım daha net farkındayım: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7106
askerin bugünkü müdahil haline immanent critique , yani kendi mantığı içerisinden asker işini yapmıyor bir de politikaya karışıyor argümanları ( belki işe yarar): http://www.gazetem.net/ahmetaltan.asp.
oy oy daha neler neler...
napılır elden ne gelir acep?
Tuesday, June 12, 2007
Friday, June 8, 2007
tayfun polat
Bir Soru Tümcesi İle Onun Daha Doğrusu Olacak Halinin -De, -Da Bağlacıyla Bağlanmış Halinin Şiiri
Neden benim senim yok?
..........
..........
Neden benim senim yok?
..........
..........
Tuesday, June 5, 2007
şeylerin sembolikliği-2
Dün öğrendiğim bir bilgiye göre Fransada yapılan bu kuleye beyaz ek yapıp laikliğini kanıtlama çabası aynen Türkiyede de gerçekleşmiş. CHP Halkevlerini kruduğunda camilerden uzun olsun diye dikkat etmiş. Çok güldüm. Fransa -Türkiye gerçekten karşılaştırabilinir yerler Murat hocam sana sesleniyorum haklısın:D
12.54
P.S.Finaller boy boy, ödevler boy boy, sen otur kı*ını koy.
P.S.2 biri şu aklımdakileri durdursun. "ben hayatımın bir yerinde takılıp kaldım. sanki zaman durdu." Hatırla sevgili-Ahmet:Ppuhahaha. final dönemi oturur dizi seyreder insan modeli oldum ya niyeyse...
12.57
12.54
P.S.Finaller boy boy, ödevler boy boy, sen otur kı*ını koy.
P.S.2 biri şu aklımdakileri durdursun. "ben hayatımın bir yerinde takılıp kaldım. sanki zaman durdu." Hatırla sevgili-Ahmet:Ppuhahaha. final dönemi oturur dizi seyreder insan modeli oldum ya niyeyse...
12.57
Sunday, June 3, 2007
finallerin arasından canım koşarak koşarak gel bana gel...
Yettim gari.
Az önce özgürlük ödevimi bitridim günlerdir finallerle boğuşan ve çok da iyi bir final dönemi geçirmemiş bir öğrenci olarak ( umut ediyorum çok kötü değildir.) ilk önce günlük sıkıntılarımı aktarayım:
-Bu ortak aday da güme gidiyor bilen varsa aydınlatsın? Baskın Oranın adaylığı antidemokratik mi oldu? Aslında istenilşmiyor muydu? Yoksa zaten hiçkimseye sorulmadı mı? öküz gitti, 'ortaklık' bitti tadında birşey mi oldu? Umut ediyorum olmamıştır. Çünkü umut ordaydı az biraz umut. Neyse...
-Sol gibi sağ da birleşmeyi başaramamış hemen küslük girmiş, şimdi bunu politik kültüre mi bağlamak lazım, kişisel ilişkilerle dönen,inatlaşmalarla yürüyen siyasete alışık zaten bura mı demek lazım yani? Yok herhalde demeyelim. Çıkar çatışması diyelim.
DP yatar. ANAP feshetmez. Mesut Yılmaz, Süleyman demirel hortlar. Hadi bakalım buyrun burdan yakın.
- Genç parti hala muamma. ( yprum dahi yapamıyorum. Ezilenin partisiymiş küfür gibi.)
Barajı aşıcak diyolar ben ona yanıyorum. Yok ama aşamaz ya di mi aşamaz. Aşamaz desin biri bana.
- Harry potterın yeni kitabı çıkmış ikinehirden alınan bilgiye göre:)
Şimdi de hayatımdan. şİMDİ ben yeni ödevimi bitirdim ya ( Boğaziçi diliyle paperımı bitirdim.) hem de Türkçe bu sefer o yüzden ilk defa paylaşmak istedim. Vakti uygun olanlar okuyabilir. Teklif var ısrar yok tabii ki. San'at özgürleşme ilişkisine dokunduğum bu peypırımda bir hayli fikir alıştırması ve zorlanması yaşadım , yorumlarınız beklerim:
Adorno, Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken adlı kitabında kültür endüstrisi tarafından metalaştırılan sanatın, kapitalizmin bir hakimiyet aracı haline geldiğini ve bağımsızlığını yitirdiğini savunuyor. ‘Standart ürüne standart talep’ mantığıyla yapılan üretimin, kapitalizmin araçsal mantığına hizmet ettiğini ileri sürüyor.
Çok haklı bulduğum pek çok eleştirisinin yanında aklıma takılan birkaç soru var: Bu kadar kesinleşmiş midir kapitalizmin sanatın üzerindeki hegemonyası ve sanatın insan özgürleşmesinden çok gerçeği kapatan, kapitalizmin özgürlük illüzyonuna katkısı dokunan bir araca dönüştüğü tamamen doğru mudur? Kapitalizmin aracına dönüşmüşken bile özgürleştirici bir etkisi var mıdır? Sanat sadece toplu üretime dahil olan eserlerden mi ibarettir? Birçok başka soru daha.
Gramsci, Hapishane Defterleri’nde devrimin önündeki engeli burjuva ideolojisinin kültürle yayılması olarak görmüştü ‘tarihi blok’ kavramından bahsederken. Adorno da sanatın kültürel endüstri ile kapitalizm ideolojisine eklemlenmesini burjuva ideolojisinin tam da kültürü ve sanatı endüstriye dönüştürerek aynısını yaptığını söylüyor anladığım kadarıyla. Sahte ihtiyaçlar oluşturan ve bizi meta fetişisti yapan bu sistemin, sanata ve kültüre ne denli standardizasyon getirip nasıl sahte kişileştirmelere yol açtığını vurguluyor. Duyguların bile tüketim malzemesi haline geldiği sanat ya da kültür endüstrisi kapitalizm sistemine sadece eklemlenmedi, aynı zamanda devamlılığını sağlamak için de bir yöntem haline geldi. Herhangi bir filmden ya da reklamdan etkilenip bir şeyler satın alma çok bilindik, çok tanıdık bir aktivite ya da bir insan hakları aktivistinin Afrika’daki ilaç firmalarıyla uğraştığı ve içinde aşk hikayesi bulunan Hollywood filmlerinde bir çeşit catharsis yaşayıp eve dönüp “kadın neler yapmış ama ilaç şirketlerine?” konuşmalarıyla aslında var olan eşitsizliğe filmlerdeki psikolojik rahatlamayla çözüm bulma hali.
Buraya kadar sanatın özgürleşmeye dair hep olumsuz etkilerini ortaya koysak da, aslında o kadar da kesin değil bu etkisi. İlk önce, kapitalizmle gelişen endüstrinin etkilerinden başlayalım. Kapitalizmin bu denli bütünsel ve bilinçli bir şey olmadığını düşündüğümden ve biraz da Marx’ın sosyalizme giden yolda bir süreç olduğu önermesinden de destek alarak; endüstrileşen sanatın bile zaman zaman bir çeşit özgürleşmeye ilham olabileceğini düşünüyorum. Yani kapitalizmin niyetlenilmemiş sonuçları (unintended consequences) olduğunu düşünüyorum.
Mesela, Fight Club ya da V for Vendetta. Kapitalizmin bağrından kopup gelmiş bu güzide Hollywood filmleri çoğu sinemaya ulaşabilir insan tarafından izlenmiş- ki bu sinemaya gidebilen yüzdesi de çok sınıfsal bir tartışma, sanatın kendi burjuvalığını soruglamak gerekiyor bir yandan- ve beğenilmiş ya da beğenilmemiş filmlerdir. Fight Club tüketim kültürünü, V for Vendetta devletin ve kapitalizmin üzerimizdeki hegemonyasını, hüküm kuvvetini sorgulamış filmler. Anarşiyi dahi metalaştırıp insanları sahte-kişileştirmelere sevk ettikleri taraflar olmakla birlikte, bir kısım insanı da belli kavramlar ve hayatları hakkında düşündürdüğünü yok sayamayız. Çok basitçe V for Vendetta isimli filmden esinlenen bir hareket bile var: yüzde 52. Zaten anarşist olan bir kesimin bu filmi araçsallaştırmış olma ihtimali de var tabii ama hareketin ana eksenine ilham vermiş olması yeterince katkı sağlamış olduğunu da gösterebilir. Bu grubun eylemlerinin yaratıcılığı ya da ne denli özgürleşmeye katkıda bulunduğu da sorgulanabilir ama izleyenleri düşündürdüğü ve hatta bir kısım insanı aksiyona bile geçirdiği görülebiliyor.
Müzik piyasasının varlığı, kolay tüketilebilir müziğin yaygınlaşmasına yol verirken, bir yandan da müziğin çeşitlenmesine de katkıda bulunmuş olabilir. Çok çeşitli olsun o zaman ne güzel olur gibi liberal kaygılarla değil, çeşitlilik her zaman iyidir önermesiyle değil; belki daha çok insana ilham kaynağı olabilir, müzik yoluyla daha çok toplumsal tepki verilebilir demeye çalışıyorum. Yani; Orhan Gencebay’ın arabeski, toplumsal dışlanmışlığa maruz kalan ‘gecekondu’ insanları denilebilecek bir kesimin dertlerine tercüman olmuştur. Çok popülerleşmesine rağmen ses duyurma aracı olarak işe de yaramıştır. İnsanların bu müzikle dertlerini rahatlattığı ve eyleme geçmediği savı ortaya atılabilir ancak müzikle eyleme geçme halini görebileceğimiz çok zaman olabilir. 2006da gerçekleşen ‘Yoksulluğu Tarihe Göm’ (Make Poverty History) sloganıyla yola çıkan dünyada çok popüler olmuş gruplar ve solistler yaptıkları konserle G-8 ülkelerinden Afrika’daki ülkelerin bir kısmının borçlarını silmelerini talep ettiler. Travis, U2 ve daha birçok ünlünün katılımı ‘insan’ faktörünün önemli olduğunu düşündürdü. Silmeyi kabul eden ülkelerin daha sorun sorun çıkarmış olduğunu atlamayalım. Yani sistemin kendisinin bir devrime uğraması gerektiği çok aşikar. Demeye çalıştığım sistemin içinde de kovuklar, çatlaklar, hesap edilememişlikler var ve sanat için de bu geçerli.
Bir yandan bütün bu hegemonik piyasalaşmış sanata karşı, bu anlayışı kırmaya çalışan karşı-sanatlar ortaya çıktı. Bu karşı-sanat, sanatın var oluşundan beri mevcut olmuş bir anlayış gibi geliyor bana ama 20.-21. yüzyıla yansıması, 1930larda karşı-sömürgecilik müzesi, devrimci sanat, feminist film teorisi, feminist tiyatro, bağımsız sinemalar, ezilenlerin tiyatrosu, yerel müzikler, doğaçlamaya dayanan caz, blues gibi müzikler, hip-hop olan durumu eleştiren tablolar, resimler, karikatürler, fotoğraflar ve filmler, kısacası egemen olanı kırmaya yönelik her yaratıcı etkinlik. Sistemin kendine karşı olanı kendileştirme becerisine hayran olmamak elde değil. Çünkü çıkan bu karşı-sanatlar ya sadece belli bir elite hitap edip zaten onlar arasında kalmaya mahkum kalıyor ya da sistem tarafından popülerleştirilip karşı olmanın anlamı kaydırılıyor. Bir üçüncü seçenek var mı? Bence evet, çünkü popülerleşen her şeyin sisteme tamamen entegre olmuş olduğunu düşünmüyorum.
Ezilenlerin tiyatrosu bu entegre olmamışlığa iyi bir örnek olabilir diye düşünüyorum. Augusto Boal tarafından P. Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi kitabından esinlenilerek Brezilya’da geliştirilen ezilenlerin tiyatrosu, sistemin yürümesini sağlayan temsili demokraside bir çatlak açabilen bir sanat eylemi aslında. İnsanların kendi ihtiyaçlarını ve fikirlerini sokakta tiyatroyla yansıtıp sonrasında en ezilenin sesinin bu yolla yasalara etkimesi bile söz konusu. Herhangi bir grupta toplu yaşanılan bir derdin tiyatral bir şekilde ortaya konulup sonrasında tiyatro oynanırken seyircilerin müdahale edip kendi deneyimlerinden farklı çözüm önerileri geliştirebildiği bu tiyatro yöntemi, Rio’nun varoşunda en marjinalize edilmiş kişilerle, işçilerle, kadınlarla, yerelden insanlarla gerçekleştirilen 50 farklı tiyatro deneyimiyle çıkan 13 yasayla sonuçlandı. Kendisinin sahnedeki yeri alabileceğini bilen seyirci, ezilenlerin tiyatrosu deyimiyle seyreyleyen (spect-actor) kendisini rahatlatmaktan çok sorumluluğu kendi alıyor ve böylece eylemliliğe geçiyor.
Bu yolla yasa çıkarma fikri, hukuğun egemen ideolojinin elinde olduğu düşünülerek sistemi kıran bir eylemlilik gibi gözükmeyebilir ama hukuğun da sanat gibi sadece burjuva egemenliği altında olduğunu düşünmüyorum, özel mülkiyet güvencesinin en önemli aracı olması yanında adaleti geliştirmeye dair başka açılımlar sağladığını da düşünüyorum. En marjinalize edilmiş kesimin fikirlerinin, öznelliklerinin, ihtiyaçlarının ele alındığı bir demokrasi anlayışıyla hazırlanan yasalar, çok önemli özgürleşme araçları.
Bu örnek, bana sanatın öznelliğimizi ortaya koyarak özgürleştirdiği fikrini hatırlattı. Niyeti ne olursa olsun, bir ya da birkaç kişinin öznelliklerini ortaya koyduğu, kendini yansıttıkları, kendinden bir parça kattıkları, kendi yaşanmışlıkları ve deneyimleri içerisinde bir yer edinen, benliği şekillendiren öğeleri aktardıkları bir şey sanat eseri. Tam da bu nedenle, nötr olması beklenemez, haksızlıklarla dolu amorf halindeki sisteme hizmet edip etmemesi kontrol altına alınamaz ya da çok zor alınabilir. (Che resimlerini bile pazarlayan bir piyasadan bahsediyoruz.) Kişilerin eylemliliğe geçmesini sağlayıp toplum özgürleşmesine dair bir yöntem olarak kullanılabileceği gibi, sadece yapan kişinin kendi öznelliğiyle ilgili kırılmalar yaşayıp kendi özgürleşmesine faydası dokunabilir ya da tamamen sistem içerisinde eriyip yok olabilir.
Althusser’in ideolojilerin kişinin benliğini şekillendirmesinden bahsederken “polis varsa etrafta ve herhangi bir ses duyarsanız, bana mı dedi diye bakıp tedirgin olduğunuz an özneleşmiş olursunuz.” örneği, bana sanatla ilgili de ipuçları veriyor. Herhangi bir sanatsal etkinlik gerçekleştirirken ya da izlerken ya da görürken ona karşı ya da daha doğrusu onunla ilgili aldığımız pozisyon özneleştiğimiz başka bir yer ve bu yer bize kırmamız gereken büyük duvarları gösterebileceği gibi, kendi dünyamızdaki çatlakları da gösterebilir ya da bu duvarları görünmez kılabilir ve hiç de ideolojilerden bağımsız ve nötr bir yer değildir.
teşekkür ederim dayanan olduysa:)
00.30
Az önce özgürlük ödevimi bitridim günlerdir finallerle boğuşan ve çok da iyi bir final dönemi geçirmemiş bir öğrenci olarak ( umut ediyorum çok kötü değildir.) ilk önce günlük sıkıntılarımı aktarayım:
-Bu ortak aday da güme gidiyor bilen varsa aydınlatsın? Baskın Oranın adaylığı antidemokratik mi oldu? Aslında istenilşmiyor muydu? Yoksa zaten hiçkimseye sorulmadı mı? öküz gitti, 'ortaklık' bitti tadında birşey mi oldu? Umut ediyorum olmamıştır. Çünkü umut ordaydı az biraz umut. Neyse...
-Sol gibi sağ da birleşmeyi başaramamış hemen küslük girmiş, şimdi bunu politik kültüre mi bağlamak lazım, kişisel ilişkilerle dönen,inatlaşmalarla yürüyen siyasete alışık zaten bura mı demek lazım yani? Yok herhalde demeyelim. Çıkar çatışması diyelim.
DP yatar. ANAP feshetmez. Mesut Yılmaz, Süleyman demirel hortlar. Hadi bakalım buyrun burdan yakın.
- Genç parti hala muamma. ( yprum dahi yapamıyorum. Ezilenin partisiymiş küfür gibi.)
Barajı aşıcak diyolar ben ona yanıyorum. Yok ama aşamaz ya di mi aşamaz. Aşamaz desin biri bana.
- Harry potterın yeni kitabı çıkmış ikinehirden alınan bilgiye göre:)
Şimdi de hayatımdan. şİMDİ ben yeni ödevimi bitirdim ya ( Boğaziçi diliyle paperımı bitirdim.) hem de Türkçe bu sefer o yüzden ilk defa paylaşmak istedim. Vakti uygun olanlar okuyabilir. Teklif var ısrar yok tabii ki. San'at özgürleşme ilişkisine dokunduğum bu peypırımda bir hayli fikir alıştırması ve zorlanması yaşadım , yorumlarınız beklerim:
Adorno, Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken adlı kitabında kültür endüstrisi tarafından metalaştırılan sanatın, kapitalizmin bir hakimiyet aracı haline geldiğini ve bağımsızlığını yitirdiğini savunuyor. ‘Standart ürüne standart talep’ mantığıyla yapılan üretimin, kapitalizmin araçsal mantığına hizmet ettiğini ileri sürüyor.
Çok haklı bulduğum pek çok eleştirisinin yanında aklıma takılan birkaç soru var: Bu kadar kesinleşmiş midir kapitalizmin sanatın üzerindeki hegemonyası ve sanatın insan özgürleşmesinden çok gerçeği kapatan, kapitalizmin özgürlük illüzyonuna katkısı dokunan bir araca dönüştüğü tamamen doğru mudur? Kapitalizmin aracına dönüşmüşken bile özgürleştirici bir etkisi var mıdır? Sanat sadece toplu üretime dahil olan eserlerden mi ibarettir? Birçok başka soru daha.
Gramsci, Hapishane Defterleri’nde devrimin önündeki engeli burjuva ideolojisinin kültürle yayılması olarak görmüştü ‘tarihi blok’ kavramından bahsederken. Adorno da sanatın kültürel endüstri ile kapitalizm ideolojisine eklemlenmesini burjuva ideolojisinin tam da kültürü ve sanatı endüstriye dönüştürerek aynısını yaptığını söylüyor anladığım kadarıyla. Sahte ihtiyaçlar oluşturan ve bizi meta fetişisti yapan bu sistemin, sanata ve kültüre ne denli standardizasyon getirip nasıl sahte kişileştirmelere yol açtığını vurguluyor. Duyguların bile tüketim malzemesi haline geldiği sanat ya da kültür endüstrisi kapitalizm sistemine sadece eklemlenmedi, aynı zamanda devamlılığını sağlamak için de bir yöntem haline geldi. Herhangi bir filmden ya da reklamdan etkilenip bir şeyler satın alma çok bilindik, çok tanıdık bir aktivite ya da bir insan hakları aktivistinin Afrika’daki ilaç firmalarıyla uğraştığı ve içinde aşk hikayesi bulunan Hollywood filmlerinde bir çeşit catharsis yaşayıp eve dönüp “kadın neler yapmış ama ilaç şirketlerine?” konuşmalarıyla aslında var olan eşitsizliğe filmlerdeki psikolojik rahatlamayla çözüm bulma hali.
Buraya kadar sanatın özgürleşmeye dair hep olumsuz etkilerini ortaya koysak da, aslında o kadar da kesin değil bu etkisi. İlk önce, kapitalizmle gelişen endüstrinin etkilerinden başlayalım. Kapitalizmin bu denli bütünsel ve bilinçli bir şey olmadığını düşündüğümden ve biraz da Marx’ın sosyalizme giden yolda bir süreç olduğu önermesinden de destek alarak; endüstrileşen sanatın bile zaman zaman bir çeşit özgürleşmeye ilham olabileceğini düşünüyorum. Yani kapitalizmin niyetlenilmemiş sonuçları (unintended consequences) olduğunu düşünüyorum.
Mesela, Fight Club ya da V for Vendetta. Kapitalizmin bağrından kopup gelmiş bu güzide Hollywood filmleri çoğu sinemaya ulaşabilir insan tarafından izlenmiş- ki bu sinemaya gidebilen yüzdesi de çok sınıfsal bir tartışma, sanatın kendi burjuvalığını soruglamak gerekiyor bir yandan- ve beğenilmiş ya da beğenilmemiş filmlerdir. Fight Club tüketim kültürünü, V for Vendetta devletin ve kapitalizmin üzerimizdeki hegemonyasını, hüküm kuvvetini sorgulamış filmler. Anarşiyi dahi metalaştırıp insanları sahte-kişileştirmelere sevk ettikleri taraflar olmakla birlikte, bir kısım insanı da belli kavramlar ve hayatları hakkında düşündürdüğünü yok sayamayız. Çok basitçe V for Vendetta isimli filmden esinlenen bir hareket bile var: yüzde 52. Zaten anarşist olan bir kesimin bu filmi araçsallaştırmış olma ihtimali de var tabii ama hareketin ana eksenine ilham vermiş olması yeterince katkı sağlamış olduğunu da gösterebilir. Bu grubun eylemlerinin yaratıcılığı ya da ne denli özgürleşmeye katkıda bulunduğu da sorgulanabilir ama izleyenleri düşündürdüğü ve hatta bir kısım insanı aksiyona bile geçirdiği görülebiliyor.
Müzik piyasasının varlığı, kolay tüketilebilir müziğin yaygınlaşmasına yol verirken, bir yandan da müziğin çeşitlenmesine de katkıda bulunmuş olabilir. Çok çeşitli olsun o zaman ne güzel olur gibi liberal kaygılarla değil, çeşitlilik her zaman iyidir önermesiyle değil; belki daha çok insana ilham kaynağı olabilir, müzik yoluyla daha çok toplumsal tepki verilebilir demeye çalışıyorum. Yani; Orhan Gencebay’ın arabeski, toplumsal dışlanmışlığa maruz kalan ‘gecekondu’ insanları denilebilecek bir kesimin dertlerine tercüman olmuştur. Çok popülerleşmesine rağmen ses duyurma aracı olarak işe de yaramıştır. İnsanların bu müzikle dertlerini rahatlattığı ve eyleme geçmediği savı ortaya atılabilir ancak müzikle eyleme geçme halini görebileceğimiz çok zaman olabilir. 2006da gerçekleşen ‘Yoksulluğu Tarihe Göm’ (Make Poverty History) sloganıyla yola çıkan dünyada çok popüler olmuş gruplar ve solistler yaptıkları konserle G-8 ülkelerinden Afrika’daki ülkelerin bir kısmının borçlarını silmelerini talep ettiler. Travis, U2 ve daha birçok ünlünün katılımı ‘insan’ faktörünün önemli olduğunu düşündürdü. Silmeyi kabul eden ülkelerin daha sorun sorun çıkarmış olduğunu atlamayalım. Yani sistemin kendisinin bir devrime uğraması gerektiği çok aşikar. Demeye çalıştığım sistemin içinde de kovuklar, çatlaklar, hesap edilememişlikler var ve sanat için de bu geçerli.
Bir yandan bütün bu hegemonik piyasalaşmış sanata karşı, bu anlayışı kırmaya çalışan karşı-sanatlar ortaya çıktı. Bu karşı-sanat, sanatın var oluşundan beri mevcut olmuş bir anlayış gibi geliyor bana ama 20.-21. yüzyıla yansıması, 1930larda karşı-sömürgecilik müzesi, devrimci sanat, feminist film teorisi, feminist tiyatro, bağımsız sinemalar, ezilenlerin tiyatrosu, yerel müzikler, doğaçlamaya dayanan caz, blues gibi müzikler, hip-hop olan durumu eleştiren tablolar, resimler, karikatürler, fotoğraflar ve filmler, kısacası egemen olanı kırmaya yönelik her yaratıcı etkinlik. Sistemin kendine karşı olanı kendileştirme becerisine hayran olmamak elde değil. Çünkü çıkan bu karşı-sanatlar ya sadece belli bir elite hitap edip zaten onlar arasında kalmaya mahkum kalıyor ya da sistem tarafından popülerleştirilip karşı olmanın anlamı kaydırılıyor. Bir üçüncü seçenek var mı? Bence evet, çünkü popülerleşen her şeyin sisteme tamamen entegre olmuş olduğunu düşünmüyorum.
Ezilenlerin tiyatrosu bu entegre olmamışlığa iyi bir örnek olabilir diye düşünüyorum. Augusto Boal tarafından P. Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi kitabından esinlenilerek Brezilya’da geliştirilen ezilenlerin tiyatrosu, sistemin yürümesini sağlayan temsili demokraside bir çatlak açabilen bir sanat eylemi aslında. İnsanların kendi ihtiyaçlarını ve fikirlerini sokakta tiyatroyla yansıtıp sonrasında en ezilenin sesinin bu yolla yasalara etkimesi bile söz konusu. Herhangi bir grupta toplu yaşanılan bir derdin tiyatral bir şekilde ortaya konulup sonrasında tiyatro oynanırken seyircilerin müdahale edip kendi deneyimlerinden farklı çözüm önerileri geliştirebildiği bu tiyatro yöntemi, Rio’nun varoşunda en marjinalize edilmiş kişilerle, işçilerle, kadınlarla, yerelden insanlarla gerçekleştirilen 50 farklı tiyatro deneyimiyle çıkan 13 yasayla sonuçlandı. Kendisinin sahnedeki yeri alabileceğini bilen seyirci, ezilenlerin tiyatrosu deyimiyle seyreyleyen (spect-actor) kendisini rahatlatmaktan çok sorumluluğu kendi alıyor ve böylece eylemliliğe geçiyor.
Bu yolla yasa çıkarma fikri, hukuğun egemen ideolojinin elinde olduğu düşünülerek sistemi kıran bir eylemlilik gibi gözükmeyebilir ama hukuğun da sanat gibi sadece burjuva egemenliği altında olduğunu düşünmüyorum, özel mülkiyet güvencesinin en önemli aracı olması yanında adaleti geliştirmeye dair başka açılımlar sağladığını da düşünüyorum. En marjinalize edilmiş kesimin fikirlerinin, öznelliklerinin, ihtiyaçlarının ele alındığı bir demokrasi anlayışıyla hazırlanan yasalar, çok önemli özgürleşme araçları.
Bu örnek, bana sanatın öznelliğimizi ortaya koyarak özgürleştirdiği fikrini hatırlattı. Niyeti ne olursa olsun, bir ya da birkaç kişinin öznelliklerini ortaya koyduğu, kendini yansıttıkları, kendinden bir parça kattıkları, kendi yaşanmışlıkları ve deneyimleri içerisinde bir yer edinen, benliği şekillendiren öğeleri aktardıkları bir şey sanat eseri. Tam da bu nedenle, nötr olması beklenemez, haksızlıklarla dolu amorf halindeki sisteme hizmet edip etmemesi kontrol altına alınamaz ya da çok zor alınabilir. (Che resimlerini bile pazarlayan bir piyasadan bahsediyoruz.) Kişilerin eylemliliğe geçmesini sağlayıp toplum özgürleşmesine dair bir yöntem olarak kullanılabileceği gibi, sadece yapan kişinin kendi öznelliğiyle ilgili kırılmalar yaşayıp kendi özgürleşmesine faydası dokunabilir ya da tamamen sistem içerisinde eriyip yok olabilir.
Althusser’in ideolojilerin kişinin benliğini şekillendirmesinden bahsederken “polis varsa etrafta ve herhangi bir ses duyarsanız, bana mı dedi diye bakıp tedirgin olduğunuz an özneleşmiş olursunuz.” örneği, bana sanatla ilgili de ipuçları veriyor. Herhangi bir sanatsal etkinlik gerçekleştirirken ya da izlerken ya da görürken ona karşı ya da daha doğrusu onunla ilgili aldığımız pozisyon özneleştiğimiz başka bir yer ve bu yer bize kırmamız gereken büyük duvarları gösterebileceği gibi, kendi dünyamızdaki çatlakları da gösterebilir ya da bu duvarları görünmez kılabilir ve hiç de ideolojilerden bağımsız ve nötr bir yer değildir.
teşekkür ederim dayanan olduysa:)
00.30
Monday, May 28, 2007
"hepimiz"
Cuma akşamı güzide okulumun boğaza bakıp şarap içme hainliğinden hemen sonra ( bölüm partisi çok eğlenceliydi ve inanılmaz hainlik yaptık:)yine güzide okulumun en hain ve tuhaf kulüplerinden BÜFKün (Folklör kulübü) gösterisine gittim: "Hepimiz". Çok etkileyiciydi. Çok beğendim. Semah dönerlerken tüylerimin son safhasında diken diken oluşuna mani olamazken bir yandan da Yunan ezgilerinin inanılmaz kıvraklığına hayran kalıp oynamadan edemedim. Ermeni türkülerinin bende uyandırdığı hüzünle başbaşa kaldım arada bir. Sulukuleyi hatırlayıp 9/8liğin fıkır fıkır halinde acıyla karışık bir eğlence hali yakaladım. "Peşmerge"lerin çektiği halayın birlikte birşeyler yaparken ne kadar eğlendirdiğini gördüm, çıkıp sahneye katılasım geldi, ateşin üstünden atlamak geldi sonra, ama gerçek ateşin:). Gösteri bittiğinde en tuhafı böyle olsun dedik topluca:) Ayakta ellerim acıyıncaya kadar alkışladım. Acaba gerçekten buraya tuhaf gelen bu hadise niye tuhaf diye düşünüp durdum. Nasıl bir zihniyet bu danslara, türkülere özünden dolayı, bir bölgeden çıktığı için tuhaf der? "İnsan"lar kendilerini ifade etmek için hep yollar bulmadılar mı, gelenekler, ritüeller, danslar, müzikler, ağıtlar, oyunlar..."insan"lar şimdi niye tuhaf diyor bunlara. İkinehirin demesi olmasın, basit insanım ben de.
Monday, May 21, 2007
tuhafız biz!!
okulumuza yapılanlar gerçekten akıldışı. bkz. http://www.gazetem.net/ferhatkentel.asp
Bence ferhat hocam mevzuyu nasıl yalan ele aldıklarını süper açıklamış. Gerçekten insanlara 'insan' olma şansı verilmiyor. Hep beraber yaşayalım deyince tüh kaka oluyorsun. Küfretmek geliyor ama şimdi fikren karşı çıkma vakti aynı BÜFKün, Ferhat Hocanın, bir de mizahi olarak Zürriyetin yaptığı gibi. Bunlara küfretsen onu da manşet yaparlar. Haklıyken haksız duruma düşersin. Yapmak gereken BİZ HEPİMİZ TUHAFIZ DİYE BAĞIRIP BU KADAR AKILDIŞILIKLA DALGA GEÇMEKTİR. VAKİT O VAKİT.
Bence ferhat hocam mevzuyu nasıl yalan ele aldıklarını süper açıklamış. Gerçekten insanlara 'insan' olma şansı verilmiyor. Hep beraber yaşayalım deyince tüh kaka oluyorsun. Küfretmek geliyor ama şimdi fikren karşı çıkma vakti aynı BÜFKün, Ferhat Hocanın, bir de mizahi olarak Zürriyetin yaptığı gibi. Bunlara küfretsen onu da manşet yaparlar. Haklıyken haksız duruma düşersin. Yapmak gereken BİZ HEPİMİZ TUHAFIZ DİYE BAĞIRIP BU KADAR AKILDIŞILIKLA DALGA GEÇMEKTİR. VAKİT O VAKİT.
Friday, May 11, 2007
sıkışmışlık...
Böyle hiç kendinizi sıkışmış hisseder misiniz? Soruya gel. Tabii ki hissedersiniz. Arada kalmış. Aradakalmıştan öte, ne yapması gerektiğini bilip yapamayan, aslında yapmak istediği şeyin yanlış olduğunu bilip gene de yapan olmak...rağmen gidememek, keşke yapmak... Kendine ve etrafına samimi olup içini hücceten dökmek ya da her yere duvarlar örüp içinin içinde çıkmasına tek tanığın kendin olmasını istemek...kendini anlatmak ama aslında kendinden hiçbir şey söyleyememek.
kendini anlamak zaten zorken, başkalarını anlamaya çalışmak, anlayamamak, aslında kendine gömülmek... "kendimi ararken seni kaybettim." "seni ararken kendimi kaybettim"??? safsataları.
Bir de en sıkışmış hallerden biri, dünyayı kendinden ibaret sanmak ile bir bok olmadığını, çok ufak olduğunu, etkileyemeyeceğin o kadar çok şeyin olduğunu anlamak anlarının ardardalığı...( etkileyebileceğin/m alan o kadar az ki aslında.)
Başkalarına atfettiğin özelliklerin aslında kendi özelliklerin olduğunu fark ettiğin anlar...
Başkalarına hangi değerleri atfettiğin ile kendini konumlandırdığın yer arasındaki inanılmaz belirginleşen bağ...
Herkesin derdi başkasıyla derken herkesin derdinin kendiyle olduğunu anlayış halleri, kendine dert yaratıp derdin içinde boğulmuşları oynayan drama queen diyalektiği?? (bu cümle afilli oldu sevdim yazdığımı.-reference to drama queen:)-) Bir de bu drama içinde kendini kendine beğendirme çabaları...
Yok olma isteği... Aslında var olmak isteği... Daha açık söylemek gerekirse nefes aldığının bir işe yaradığını ilişkisel ve benliğinle hissetme ihtiyacı ve buradan beslenen ego. Birilerinden biraz geri bildirim almak ihtiyacı.
gecenin bir yarısı oturmuş yazı yazmam bile kafamdaki oyunun bir parçası.
Oyun, perdeler, vs. vs.
gerçekten sıkışmışlıkla oyundaki sıkışmışlıkların birbirine karışıp suyu bulandırması...
Gördüğünüz gibi yine kendi beynimde kaybolup gittim. Anlayana aşk olsun.
01.40
kendini anlamak zaten zorken, başkalarını anlamaya çalışmak, anlayamamak, aslında kendine gömülmek... "kendimi ararken seni kaybettim." "seni ararken kendimi kaybettim"??? safsataları.
Bir de en sıkışmış hallerden biri, dünyayı kendinden ibaret sanmak ile bir bok olmadığını, çok ufak olduğunu, etkileyemeyeceğin o kadar çok şeyin olduğunu anlamak anlarının ardardalığı...( etkileyebileceğin/m alan o kadar az ki aslında.)
Başkalarına atfettiğin özelliklerin aslında kendi özelliklerin olduğunu fark ettiğin anlar...
Başkalarına hangi değerleri atfettiğin ile kendini konumlandırdığın yer arasındaki inanılmaz belirginleşen bağ...
Herkesin derdi başkasıyla derken herkesin derdinin kendiyle olduğunu anlayış halleri, kendine dert yaratıp derdin içinde boğulmuşları oynayan drama queen diyalektiği?? (bu cümle afilli oldu sevdim yazdığımı.-reference to drama queen:)-) Bir de bu drama içinde kendini kendine beğendirme çabaları...
Yok olma isteği... Aslında var olmak isteği... Daha açık söylemek gerekirse nefes aldığının bir işe yaradığını ilişkisel ve benliğinle hissetme ihtiyacı ve buradan beslenen ego. Birilerinden biraz geri bildirim almak ihtiyacı.
gecenin bir yarısı oturmuş yazı yazmam bile kafamdaki oyunun bir parçası.
Oyun, perdeler, vs. vs.
gerçekten sıkışmışlıkla oyundaki sıkışmışlıkların birbirine karışıp suyu bulandırması...
Gördüğünüz gibi yine kendi beynimde kaybolup gittim. Anlayana aşk olsun.
01.40
Subscribe to:
Posts (Atom)